Neden Hep 7?

10 dakikada okunur

Bir Sayının Matematikten İnanca, Hafızadan Kültüre Uzanan Hikâyesi

Bazı sayılar yalnızca sayıdır. Bazılarıysa insanlık tarihinin hafızasına dönüşür.

Üç. Yedi. Kırk.

Matematik açısından hepsi sayı doğrusunun sıradan üyeleridir. Ama insan hikâyelerinin içine girdiklerinde aynı ağırlığı taşımazlar. Özellikle biri: yedi.

Hafta yedi gün. Antik dünyanın yedi harikası. Yedi Bilge. Yedi Uyurlar. Gökkuşağının yedi rengi. Müziğin yedi temel notası. İslam’da yedi kat gök ve Kâbe’nin etrafında yedi dönüş. Yahudi-Hristiyan geleneğinde yaratılış anlatısının altı günlük yaratma ve yedinci günlük dinlenme düzeni.

Modern dünyanın içinde bile yedi peşimizi bırakmıyor. Kumar makinelerinde üç tane yedinin yan yana gelmesi neredeyse evrensel bir jackpot imgesine dönüşmüş durumda.

1956’da psikolog George A. Miller insanın bilgi işleme kapasitesi üzerine yayımladığı meşhur makalesine bile şu başlığı verdi: The Magical Number Seven, Plus or Minus Two “Sihirli sayı yedi, artı veya eksi iki.” Miller makalesinin girişinde esprili bir şekilde yıllardır bir tam sayının kendisine musallat olduğundan söz ediyordu. Farklı araştırmalara baktıkça aynı sayıyla tekrar tekrar karşılaşıyordu: yedi. (PubMed)

Tesadüf müydü? İnsan beyninde yediye ayrılmış gizli bir mekanizma mı vardı? Yoksa binlerce yıldır aynı sayıya anlam yüklediğimiz için artık baktığımız her yerde onu mu görüyorduk?

Belki de asıl soru şudur: Yedi gerçekten özel bir sayı mı, yoksa onu özel yapan biz miyiz?

Bu sorunun peşinden matematikten gökyüzüne, Mezopotamya’dan Newton’un laboratuvarına uzanan bir yolculuğa çıkalım.

1. Matematiğin İçindeki Yedi

Önce bütün hikâyeleri bir kenara bırakalım. Dinleri, mitolojiyi, uğuru, 777’yi… Matematik bize ne söylüyor?

Yedi bir asal sayı — yalnızca 1’e ve kendisine tam bölünebiliyor. Ama bunda yalnız değil; 2, 3, 5, 11, 13 ve daha nice sayı da asal.

Yedi, ilk on doğal sayı içinde biraz tuhaf bir yerde duruyor. İki çift. Üç, altı ve dokuz üçle ilişkilendirilebilir. Beş, onluk sistemimizin yarısıdır. On ise zaten parmaklarımızdan sayı sistemimize kadar insan hayatının içine yerleşmiştir. Yedi bunların arasında biraz yalnızdır: kolay bölünmez, onunla hesap yapmak çoğu zaman temiz sonuçlar vermez. Örneğin 1’i 7’ye böldüğünüzde 0,142857142857… diye devam eden periyodik bir sayı ortaya çıkar.

Mezopotamya matematiği üzerine çalışan Kazuo Muroi ilginç bir tez ortaya koyuyor: Sümerlerin kullandığı 60 tabanlı sayı sisteminde 1’den 6’ya kadar olan sayıların tersleri sonlu biçimde ifade edilebilirken, 7’de tekrar eden bir kesir ortaya çıkıyordu. Muroi, bunun yedinin Mezopotamya sayı kültüründeki özel konumunun kaynaklarından biri olabileceğini öne sürüyor. Bu kesinleşmiş bir “yedinin kökeni” açıklaması değil; fakat sayının matematiksel garipliğiyle kültürel anlamı arasında kurulmuş dikkat çekici bir hipotez. (arXiv)

Yine de bunların hiçbiri tek başına şu soruyu cevaplamıyor: insanlık neden yediye bu kadar anlam yükledi? Belki cevabı matematikte değil, başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz yerde aramak gerekiyor: gökyüzünde.

2. Gökyüzündeki Yedi

Elektrik yok. Teleskop yok. Şehir ışıkları yok. Binlerce yıl önce gece olduğunda insanın karşısında bugünkünden çok daha karanlık ve çok daha görkemli bir gökyüzü vardı.

Ve o gökyüzünde sayısız yıldızın arasında bazı cisimler farklı davranıyordu. Eski gözlemcilerin bildiği yedi hareketli gök cismi vardı: Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn.

Bugün Güneş’in yıldız, Ay’ın uydu olduğunu; diğer beşinin ise gezegen olduğunu biliyoruz. Ama eski dünyanın gökyüzünde bunlar ayrı bir sınıftı, sabit yıldızların arasında hareket ediyorlardı. Ve yedi sayısı giderek gökyüzünün düzeniyle ilişkilendi.

Buradan insanlığın en sıradan alışkanlıklarından birine uzanan olağanüstü bir hikâye çıktı: hafta.

Bugün pazartesiden pazara yedi günlük bir döngü içinde yaşıyoruz. O kadar doğal geliyor ki haftanın neden sekiz ya da on gün olmadığını pek düşünmüyoruz. Oysa tarih boyunca başka sistemler de kullanıldı. Yedi günlük hafta, doğanın bize doğrudan verdiği bir ölçü değildir. Bir günün Dünya’nın dönüşüyle, bir yılın Güneş çevresindeki hareketiyle açık astronomik ilişkisi vardır. Ama “hafta” farklıdır.

Yedi günlük döngünün kökleri Mezopotamya’ya kadar uzanır; daha sonra farklı kültürlere taşınmış, Yahudi geleneğinde güçlü bir dinsel yapı kazanmış ve Roma dünyasındaki gelişmelerle birlikte geniş coğrafyalara yerleşmiştir. Antik dünyanın yedi klasik gök cisminin de haftanın günleriyle ilişkilendirilmesi, yedinin zamanın içine iyice yerleşmesine yardım etti. (The Guardian)

Bir noktadan sonra insan yalnızca gökyüzünde yediyi görmüyordu. Hayatını yediyle ölçüyordu. Ve bir sayı takviminize girdikten sonra artık yalnızca sayı değildir. Tekrardır, ritüeldir, hafızadır.

3. Yedi Gökyüzünden Yedi Harikaya

Bir sayı yeterince uzun süre bir kültürün içinde yaşadığında başka alanlara da sızmaya başlar. Antik Yunan bunun güzel örneklerinden biridir.

Yedi Bilge, arkaik Yunan dünyasında bilgelikleriyle tanınan düşünür ve devlet adamlarından oluşan bir gelenektir. İşin ilginç tarafı, kaynaklarda “Yedi Bilge” olarak kabul edilen kişilerin listesi bile tamamen sabit değildir — antik yazarların farklı isimleri dahil ettiği çok daha geniş bir havuz vardır. Ama başlık değişmez: Yedi Bilge. (TheCollector)

Benzer bir durum dünyanın en ünlü listelerinden birinde karşımıza çıkar: Antik Dünyanın Yedi Harikası. Gize Büyük Piramidi, Babil’in Asma Bahçeleri, Olympia’daki Zeus Heykeli, Efes’teki Artemis Tapınağı, Halikarnas Mozolesi, Rodos Heykeli, İskenderiye Feneri.

Bugün bu listeyi sanki antik dünyanın tarafsız bir jürisi toplanmış ve dünyanın en iyi yedi yapısını seçmiş gibi hatırlıyoruz. Gerçek bundan daha ilginç: antik yazarların listeleri birbirinden farklıydı. Hellenistik gezginlerin gördükleri olağanüstü yapıları sıraladığı çeşitli listeler zaman içinde dolaşıma girdi; örneğin erken listelerde İskenderiye Feneri yerine Babil surları bulunabiliyordu. Bugün bildiğimiz liste, uzun bir kültürel seçimin sonucu. (National Geographic Eğitim)

Yani yedi harika olduğu için yedi sayısını seçmedik. Bir noktada harikaları yediye tamamladık. Bu küçük ayrım, bütün yazının merkezindeki soruya bizi yeniden götürüyor: belki de dünyada yedili şeyler bulmuyoruz, dünyayı yedili gruplar halinde anlatmayı seviyoruz.

4. Kutsal Metinlerde Yedi

Yedinin hikâyesinin en güçlü katmanlarından biri dinler tarihinde ortaya çıkar.

Yahudi-Hristiyan yaratılış anlatısında dünya altı günlük yaratma düzeni içinde şekillenir ve yedinci gün dinlenmeyle ayrılır. Burada yedi yalnızca bir miktar değildir; tamamlanmış bir döngünün işaretidir. Yahudi geleneğindeki Şabat’ın yedinci gün olması, bu yapıyı gündelik hayatın içine taşır. Hristiyan kültüründe de yedi zamanla çok farklı sembolik yapılarda karşımıza çıkar; daha sonraki Hristiyan geleneklerinde sistemleştirilen yedi ölümcül günah ve yedi erdem bunun en bilinen örneklerindendir.

İslam geleneğinde de yedi güçlü biçimde karşımıza çıkar. Kur’an’da “yedi gök” ifadesi çeşitli ayetlerde yer alır; Bakara Suresi 29. ayet bunlardan biridir. (Quran.com) Hac ibadetinde Kâbe’nin etrafındaki tavaf yedi turdan oluşur; Mina’daki cemre ritüellerinde de yedili tekrarlar bulunur. (Spa.gov.sa)

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir şey var: yedinin farklı dinlerde görünmesi, mutlaka her geleneğin bağımsız biçimde aynı “kozmik gerçeği” keşfettiği anlamına gelmez. Dinler boşlukta doğmaz. Toplumlar birbirleriyle ticaret yapar, göç eder, savaşır, hikâyeler anlatır, semboller taşır. Mezopotamya, Levant, Mısır, Anadolu, Pers ve Helenistik dünya binlerce yıl boyunca birbirinden tamamen yalıtılmış medeniyetler değildi.

Dolayısıyla aynı sayının farklı geleneklerde tekrar tekrar ortaya çıkması yalnızca mistik bir ortaklık değil, aynı zamanda kültürel aktarımın da hikâyesi olabilir. Belki yedinin en büyük gücü tam burada ortaya çıktı: bir kültürden diğerine geçerken anlamını kaybetmedi, aksine yeni anlamlar topladı.

5. Doğada Gerçekten Yedi Var mı?

İnternette “7 sayısının gizemi” diye arama yaptığınızda uzun listelerle karşılaşırsınız: yedi kıta, yedi deniz, yedi renk, yedi nota… Liste uzar gider. Ve bir süre sonra insan gerçekten doğanın gizli kodunun yedi olduğuna inanmaya başlayabilir.

Ama biraz yakından bakınca hikâye değişiyor. En güzel örnek gökkuşağı.

Çocukluğumuzdan beri gökkuşağının yedi renk olduğunu öğreniyoruz: kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit, mor. Peki doğa gerçekten gökyüzüne yedi ayrı renk bandı mı çiziyor? Hayır. Görünür ışık spektrumu süreklidir. Onu kategorilere ayıran biziz.

Daha da ilginci, Isaac Newton ışık üzerine ilk çalışmalarında spektrumu bugünkü biçimiyle yedi renge ayırmıyordu. Tarihsel çalışmalar, Newton’un başlangıçta beş temel renk tarif ettiğini, daha sonra sınıflandırmasını yedi renge genişlettiğini gösteriyor. Renklerle müzik arasındaki uyum fikrinin ve dönemin estetik düşüncesinin bu tercihte rol oynamış olabileceği tartışılıyor. (ScienceDirect) Yani bugün “doğada yedi vardır” diye verdiğimiz en meşhur örneklerden biri aslında kısmen insanın doğayı sınıflandırma biçimidir.

Benzer durum diğer “yedili” örnekler için de düşünülebilir. Kıta sayısı değişmez bir doğa yasası değildir; coğrafi ve kültürel sınıflandırma sistemlerine göre kıtaların nasıl sayıldığı değişebilir — bazı gelenekler altı, bazıları yedi kıta sayar, aradaki fark genelde Avrupa ile Asya’nın tek mi iki mi kıta sayılacağına bağlıdır. “Yedi deniz” ifadesi ise daha da akışkandır: antik Yunan ve Roma kaynaklarında farklı su kütlelerini işaret ederken, Ortaçağ İslam coğrafyacıları ve daha sonra Avrupalı denizciler ifadeyi kendi bildikleri okyanus ve denizlere göre yeniden tanımladılar. Yani “yedi deniz”, tarih boyunca aynı yedi denizi ifade eden sabit bir bilimsel kategori olmaktan çok, her dönemin kendi coğrafyasını anlatmak için ödünç aldığı esnek bir kalıptır.

Bu noktada yedinin hikâyesi tersine dönüyor. Başlangıçta şunu soruyorduk: doğada neden bu kadar çok yedi var? Şimdi başka bir ihtimal beliriyor: acaba doğada yedi olduğu için mi onu görüyoruz, yoksa yediyi sevdiğimiz için mi doğayı yediye bölüyoruz?

Newton’un gökkuşağı bunun belki de en güzel metaforu. Işık kesintisizdi. Çizgileri biz çizdik.

6. Beynimiz Gerçekten Yediyi mi Seviyor?

1956’da Amerikalı psikolog George A. Miller, Psychological Review dergisinde psikoloji tarihinin en meşhur makalelerinden birini yayımladı: The Magical Number Seven, Plus or Minus Two: Some Limits on Our Capacity for Processing Information. (PubMed)

Başlık o kadar güçlüydü ki bilimsel makalenin sınırlarını aşıp popüler kültüre girdi. Zamanla şöyle bir bilgi dolaşmaya başladı: insan kısa süreli belleğinde yaklaşık yedi şeyi tutabilir. Telefon numaralarının uzunluğundan listelerin neden yedi maddeden oluşması gerektiğine kadar pek çok şey Miller’ın çalışmasına bağlandı.

Fakat hikâye bu kadar basit değil. Miller’ın makalesi farklı deneylerden gelen bilgi işleme sınırlarını, mutlak yargı kapasitesini ve kısa süreli bellek genişliğini tartışıyordu. “Yedi”nin farklı yerlerde karşısına çıkmasından kendisi de etkilenmişti; fakat makalenin tonu başlığın düşündürdüğünden daha ihtiyatlı, hatta yer yer bilinçli biçimde mizahiydi. (psychclassics.yorku.ca)

Sonraki araştırmalar da insan çalışma belleğinin evrensel ve değişmez biçimde “7 ± 2” parçadan oluştuğu şeklindeki popüler yorumun fazla basitleştirici olduğunu gösterdi. Bellek araştırmacısı Nelson Cowan’ın yıllar sonra yaptığı değerlendirme bunun önemli örneklerinden biri: modern çalışma belleği araştırmaları kapasitenin göreve, bilginin türüne, gruplamaya ve başka koşullara bağlı olduğunu; basit bir “insan beyni yedi şey tutar” kuralının yeterli olmadığını ortaya koyuyor. (PubMed Central (PMC))

Bu çok güzel bir ironi: yedinin özel olduğunu kanıtlamak için en sık kullanılan bilimsel çalışmalardan biri bile aslında yedinin sandığımız kadar sihirli olmadığını söylüyor.

Ama insan zihni burada başka bir şey yapıyor: örüntü arıyor. Çünkü beynimiz dünyayı tamamen rastgele olaylardan oluşan bir yer olarak algılamakta zorlanır. Tekrarları fark ederiz, benzerlikleri birleştiririz, kategoriler oluştururuz, hikâyeler kurarız. Bir kere yediyi aramaya başladığımızda ise onu her yerde bulmak şaşırtıcı derecede kolaydır: yedi gün, yedi harika, yedi renk, yedi günah, yedi gök, yedi Bilge. Ve her yeni örnek önceki örnekleri biraz daha anlamlı gösterir.

Psikolojide buna yakın mekanizmalardan biri doğrulama yanlılığıdır. Bir fikre dikkat etmeye başladığımızda onu doğrulayan örnekleri daha kolay fark eder, uymayan örnekleri ise daha kolay gözden kaçırırız. Sekizin kültürel örneklerini toplamaya başlasaydık muhtemelen sekiz hakkında da etkileyici bir liste çıkarabilirdik. Dokuz için de, üç için de, kırk için de. Ama yedinin avantajı şu: bizden binlerce yıl önce yaşayan insanlar zaten listeyi oluşturmaya başlamıştı.

7. Şanslı Yedi

Bugün yedi yalnızca kutsal ya da tarihsel değildir. Şanslıdır.

“Lucky seven.” Kumar kültürünün en tanınmış sembollerinden biri 777’dir. Popüler kültürde yedi çoğu zaman başarı, tamamlanma ve iyi talihle yan yana gelir.

Ama yedinin şanslı oluşunu açıklamak için insan beyninde gizlenmiş bir “şans modülü” aramaya gerek olmayabilir. Çünkü semboller de sermaye biriktirir. Yüzyıllar boyunca kutsallıkla, tamamlanmayla, gökyüzüyle, bilgelikle ve olağanüstülükle ilişkilendirilen bir sayı düşünün. Sonra o sayı hikâyelere girsin, masallara girsin, dine girsin, takvime girsin, oyuna girsin, çocukluğumuza girsin. Bir noktadan sonra yediyle karşılaştığımızda yalnızca matematiksel bir işaret görmeyiz. Arkasındaki bütün kültürel yükü de görürüz.

Belki “şanslı yedi”nin sırrı budur. Şans yedinin içinde değildir. Yedinin hikâyesinin içindedir.

Sonuç: Bir Sayının Biyografisi

Yediyi araştırırken garip bir şey oldu. Matematikle başladık, gökyüzüne çıktık, Mezopotamya’ya gittik, Antik Yunan’a uğradık, dinlere girdik, Newton’un laboratuvarından geçtik, psikolojiye geldik ve sonunda yeniden insanın kendisine döndük.

Belki de bunun nedeni, aslında bütün bu zaman boyunca yediyi araştırmıyor oluşumuzdur. İnsanı araştırıyoruz. İnsan dünyayı olduğu gibi bırakmakta zorlanan bir canlı: sınıflandırıyor, isim veriyor, sayıyor, grupluyor, anlamlandırıyor. Sonra oluşturduğu anlamları çocuklarına aktarıyor; çocukları onların üzerine yenilerini ekliyor. Bir süre sonra başlangıç noktasını unutuyoruz. Ve kültür ortaya çıkıyor.

Yedi bunun olağanüstü örneklerinden biri. Gökyüzündeki hareketli cisimlerden biri olmuş, takvimde bir döngü olmuş, dini bir sembole dönüşmüş, bilgeliği sınıflandırmış, harikaları saymış, Newton’un renklerine karışmış, bir psikoloji makalesinin başlığına girmiş ve sonunda bir kumar makinesinde yan yana duran üç rakama dönüşmüş: 777. Aynı sayı, bambaşka çağlar, bambaşka insanlar, bambaşka anlamlar.

Yazının başında bir soru sormuştuk: Yedi gerçekten özel mi?

Binlerce yıllık hikâyenin sonunda verilebilecek en doğru cevap belki de şudur: hem evet, hem hayır.

Matematik açısından yedi ilginç özelliklere sahip bir sayı. Ama evrenin başka sayılara vermediği gizli bir ayrıcalığı olduğuna ilişkin bilimsel bir kanıt yok. Doğada gördüğümüz bazı “yediler” ise düşündüğümüz kadar doğal değil, gökkuşağını yedi renge ayıran biziz, dünyayı yedi kıtaya bölen biziz, harikaları yedi tane seçen biziz, haftayı yedi gün yaşayan da biziz.

Ama bütün bunlar yediyi önemsiz yapmıyor. Tam tersine çünkü kültürün en ilginç taraflarından biri zaten budur: insanlar bir şeye yeterince uzun süre anlam yüklediğinde, o anlam gerçeğin bir parçası hâline gelir. Para bunun için değerlidir. Bayrak bunun için anlamlıdır. Ritüeller bunun için güçlüdür. Ve belki sayılar da bazen bunun için yalnızca sayı değildir.

Yedinin gücü matematiğin içinde saklanan gizli bir şifreden gelmiyor olabilir. Onu binlerce yıldır anlatan insanlardan geliyor olabilir. Bir Sümerli gökyüzüne baktı. Bir Yunan gezgin gördüğü harikaları sıraladı. Bir din, yediyi kutsal bir anlatının içine yerleştirdi. Newton ışığı yedi renge ayırdı. Miller bir psikoloji makalesinin başlığına taşıdı. Biz bugün hâlâ yediyi görünce durup bakıyoruz.

Belki de yedi gerçekten özel değildir.
Belki onu özel yapan, insanlığın binlerce yıldır aynı sayıya tekrar tekrar anlam yüklemesidir.
Çünkü bazen bir sayının hikâyesi, matematikten çok onu sayan insanları anlatır.

Benzer yazıları buradan okuyabilirsiniz.

Visited 37 times, 20 visit(s) today

Benzer Yazılar