Kahvede Büyümenin Gerçeği: Franchise, Rekabet ve Sistem

6 dakikada okunur

Türkiye’de son birkaç yılda kahve zincirlerinin sayısı dikkat çekici şekilde arttı.

Bugün aynı caddede üç, dört hatta beş farklı kahve markasını yan yana görmek artık kimseyi şaşırtmıyor.

İlk bakışta bu tablo yoğun bir rekabet gibi görünüyor.

Peki gerçekten öyle mi?

Kahve sektörü uzun yıllar boyunca daha çok ürün üzerinden konuşuldu. Çekirdekler, kavrum profilleri, demleme ekipmanları ve yeni içecekler gündemin merkezindeydi.

Oysa belirli bir ölçeğin üzerindeki markalar için asıl mesele artık fincandaki kahve değil. Asıl mesele, büyürken aynı kaliteyi her şubede sürdürebilecek bir sistem kurabilmek.

Bu yazının çıkış noktası da tam olarak bu soruydu.

Kahve Zirvesi’nde tanıştığım, franchise sistemleri üzerine uzun yıllardır çalışan ve bugün Mikel Coffee Türkiye Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Erol Işık ile yaptığımız sohbet, kahve sektöründe büyümenin görünen tarafının arkasında çok daha farklı bir dünya olduğunu gösteriyordu.

Rekabetin Tanımı Değişti

Türkiye’de kahve sektörü büyüdükçe en çok konuşulan konulardan biri de rekabet oldu.

Eskiden aynı caddeye ikinci bir kahveci açıldığında bu doğrudan bir tehdit olarak görülürdü.

Bugün ise aynı lokasyonda birden fazla kahve markasının faaliyet göstermesi neredeyse sıradan bir tablo.

Peki bu gerçekten rekabetin arttığı anlamına mı geliyor?

Yoksa sektör artık farklı bir noktaya mı evriliyor?

Bu soruyu Erol Işık’a yönelttiğimde konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor:

“Bugün aynı bölgede birden fazla kahve markasının faaliyet göstermesi ilk bakışta yoğun rekabet olarak algılanabiliyor. Oysa sahada gördüğümüz tablo biraz daha farklı.

Kahve artık yalnızca bir ürün değil; insanların gün içinde farklı ihtiyaçlarına cevap veren bir yaşam alanı haline geldi. Sabah işe giderken kahvesini alan müşteriyle, öğleden sonra bilgisayarıyla çalışmaya gelen ya da akşam arkadaşlarıyla sosyalleşmek isteyen misafir aynı mekânı farklı amaçlarla kullanabiliyor.

Bu nedenle belirli bölgelerde kahve mağazalarının yoğunlaşması, çoğu zaman o bölgenin talep potansiyelinin arttığını gösteriyor. İnsanlar kahve deneyimi yaşayabilecekleri lokasyonlara yöneliyor ve bu durum toplam trafiği besliyor.

Elbette bu, her açılan mağazanın başarılı olacağı anlamına gelmiyor. Lokasyon seçimi, hedef kitleyi doğru analiz etmek, markanın sunduğu deneyimi net bir şekilde tanımlayabilmek ve bunu sürdürülebilir hale getirmek her zamankinden daha önemli.

Biz bugün sektöre baktığımızda bunu bir doygunluk olarak değil, bir dönüşüm süreci olarak değerlendiriyoruz. Önümüzdeki dönemde sayısal büyümeden çok operasyonel güç, marka kimliği ve müşteri deneyimi konuşulacak. Kazananlar ise bulundukları pazarı en iyi okuyanlar olacak.”

Bu değerlendirme aslında kahve sektörünün son yıllarda geçirdiği değişimi de özetliyor.

Artık yalnızca iyi bir ürün sunmak yeterli değil. Doğru lokasyonda bulunmak, hedef kitlenin beklentilerini anlamak ve bunu sürdürülebilir bir deneyime dönüştürebilmek markaları birbirinden ayıran temel unsur haline geliyor.

Belki de bugün sektörün en önemli sorusu, aynı bölgede kaç kahve markasının olduğu değil; o bölgedeki müşteri için kimin daha anlamlı bir deneyim oluşturabildiği.

Büyüme Değil, Sistem Kurma Oyunu

Kahve sektöründeki büyüme çoğu zaman açılan yeni şube sayılarıyla ölçülüyor.

Oysa sektörün içinden bakıldığında asıl değişim başka bir yerde yaşanıyor.

Bugün büyüyen yalnızca markalar değil.

Sistemler.

Franchise modelinin son yıllarda hızla yaygınlaşması da aslında bu dönüşümün en görünür sonucu.

Peki yatırımcılar neden kendi markalarını oluşturmak yerine hazır bir sistemin parçası olmayı tercih ediyor?

Bu soruya Erol Işık şu şekilde cevap veriyor:

“Franchise sistemlerinin son yıllarda bu kadar hızlı yayılmasının temel nedeni, girişimcilerin bakış açısındaki değişimdir.

Geçmişte yatırımcılar daha çok güçlü bir markanın parçası olmak isterdi. Bugün ise bunun ötesinde, kendilerine rehberlik edecek, operasyonel anlamda yol gösterecek ve başarı ihtimalini artıracak bir sistem arıyorlar.

Çünkü sürdürülebilir başarı yalnızca iyi niyetle ya da yüksek motivasyonla elde edilmiyor. Eğitim süreçleri, tedarik zinciri yönetimi, maliyet kontrolü, operasyon standartları ve sürekli gelişim mekanizmaları gerekiyor.

Aslında yatırımcılar yalnızca bir şube açmıyor; denenmiş, test edilmiş ve sürekli geliştirilen bir iş modelinin parçası oluyorlar.

Bu nedenle franchise artık sadece büyümenin bir yolu değil, bilgi ve deneyimin sistematik olarak aktarılabildiği bir yönetim modeli haline geldi.

Ben her zaman şunu söylüyorum; iş kurmak mümkündür, ancak sistemi kurmak ve onu sürdürülebilir hale getirmek asıl başarıdır.”

Bu noktada dikkat çeken şey, franchise modelinin artık yalnızca markanın adını kullanmak anlamına gelmemesi.

Yatırımcı için asıl değer; yıllar içinde oluşmuş bilgi birikimine, operasyon disiplinine ve sürekli gelişen bir sisteme dahil olabilmek.

Belki de bu yüzden bugün başarılı zincirleri birbirinden ayıran en önemli unsur, kaç şubeye sahip oldukları değil; o şubelerin aynı kaliteyi ne kadar sürdürebildiği.

Erol Işık’ın sohbet boyunca en çok üzerinde durduğu noktalardan biri de buydu. Bir işletmeyi açmak çoğu zaman işin başlangıcı. Asıl zorluk ise, o işletmeyi aylar ve yıllar boyunca aynı kalite anlayışıyla sürdürebilecek sistemi kurabilmek.

Global Disiplin, Yerel Gerçeklik

Global bir markanın parçası olmak çoğu zaman avantaj olarak görülüyor.

Hazır bir sistem.

Bilinen bir marka.

Oturmuş standartlar.

Ancak işin operasyon tarafına geçildiğinde tablo biraz değişiyor.

Çünkü her ülkenin tüketicisi farklı.

Her pazarın alışkanlıkları farklı.

Dolayısıyla asıl mesele, global standartları korurken yerel beklentilere de cevap verebilmek.

Erol Işık’a göre bu dengeyi kurabilmek, markaların uzun vadeli başarısındaki en kritik unsurlardan biri.

“Global markaların en önemli avantajlarından biri, yıllar içerisinde oluşturdukları standartlardır. Ancak bu standartların her pazarda aynı şekilde uygulanabileceğini düşünmek doğru olmaz.

Türkiye pazarı genç, dinamik ve değişime açık bir yapıya sahip. Tüketiciler bir taraftan yeni tatları ve farklı deneyimleri denemek isterken, diğer taraftan kendi alışkanlıklarını ve beklentilerini de koruyor.

Dolayısıyla burada kurulması gereken çok hassas bir denge var. Bir tarafta markanın küresel kimliği ve vazgeçilmez standartları bulunuyor. Diğer tarafta ise yerel tüketicinin beklentileri, kültürel dinamikleri ve kullanım alışkanlıkları yer alıyor.

Standartlardan tamamen uzaklaşmak markanın özünü zayıflatabilir. Ancak yerel gerçeklikleri görmezden gelmek de tüketiciyle bağ kurmayı zorlaştırır.

Başarılı markalar, değişmemesi gereken ilkeler ile değişebilen uygulamalar arasındaki çizgiyi doğru çizebilen markalardır. Asıl yönetim becerisi de burada ortaya çıkar.”

Bu yaklaşım aslında yalnızca kahve sektörüne özgü değil.

Perakendeden hızlı tüketime, restoran zincirlerinden hizmet sektörüne kadar büyümek isteyen her marka aynı dengeyi kurmaya çalışıyor.

Bir yanda markayı marka yapan standartlar.

Diğer yanda faaliyet gösterilen pazarın beklentileri.

Asıl yönetim becerisi de tam bu dengeyi kurabilmekte yatıyor.

Yeni Başlayanlar İçin En Kritik Hata

Kahve sektörü dışarıdan bakıldığında oldukça cazip görünüyor.

İyi bir ürün.

Şık bir dekorasyon.

Güçlü bir marka.

Yoğun müşteri trafiği…

Ancak işin görünen tarafı kadar, hatta belki daha fazla, görünmeyen tarafı belirleyici oluyor.

Operasyon.

İnsan kaynağı.

Maliyet yönetimi.

Standartlaşma.

Ve disiplin.

Tam da bu yüzden sektöre yeni girecek yatırımcıların yaptığı hatalar büyük önem taşıyor.

Kahve sektörüne yatırım yapmayı düşünenlere Erol Işık’ın en önemli uyarısı da tam bu noktada başlıyor:

“Kahve sektörüne yeni giren yatırımcıların en sık yaptığı hata, işin yalnızca görünen tarafına odaklanmalarıdır.

Güzel bir dekorasyon, kaliteli ekipmanlar ve iyi bir ürün elbette önemlidir. Ancak bunlar tek başına başarıyı garanti etmez.

Çoğu zaman mağazanın arka planında yürüyen süreçler çok daha belirleyici olur. İnsan kaynağının doğru yönetilmesi, maliyetlerin kontrol altında tutulması, operasyonel standartların korunması ve düzenli denetim mekanizmalarının kurulması uzun vadeli başarının temel taşlarıdır.

Bir mağaza açmak mümkündür. Zor olan, o mağazayı yıllar boyunca aynı kalite anlayışıyla yönetebilmektir.

Bu nedenle sektöre yeni adım atacak yatırımcılara her zaman şu soruyu sormalarını öneriyorum:

‘Ben yalnızca bir kahve mağazası mı açıyorum, yoksa sürdürülebilir bir iş modeli mi inşa ediyorum?’

Bu soruya verilen cevap, çoğu zaman yatırımın geleceğini de belirliyor. Çünkü kahve sektöründe başarı sadece iyi kahve yapmakla değil; doğru insanları, doğru süreçleri ve doğru sistemi bir araya getirebilmekle mümkün oluyor.”

Sonuç Yerine

Belki de bugün kahve sektöründeki en büyük yanılgı, bu işin hâlâ yalnızca kahveyle ilgili olduğunu düşünmek.

Oysa belirli bir ölçeğin üzerinde mesele artık yalnızca fincandaki ürün değil.

Operasyon.

Eğitim.

İnsan kaynağı.

Tedarik zinciri.

Lokasyon seçimi.

Ve sistem.

Erol Işık ile yaptığımız sohbetten geriye bende en çok kalan düşünce ise şu oldu:

İyi bir kahve müşteriyi içeri davet edebilir. Ama onu tekrar aynı kapıdan içeri sokacak olan şey, güçlü bir sistemdir.

Belki de gelecekte kazanan markalar, yalnızca en iyi kahveyi sunanlar değil; büyürken aynı kaliteyi, aynı deneyimi ve aynı disiplini koruyabilenler olacak.

Bu yazının hazırlanma sürecinde görüşlerini paylaşan ve değerli zamanını ayıran Mikel Coffee Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Erol Işık’a teşekkür ederim.

Kahve kategorisindeki diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz.

Visited 25 times, 6 visit(s) today

Benzer Yazılar