100 yazının ardından

8 saniyeden 100 yazıya: Vazgeçmemek üzerine bir yıllık notlar
İlk yazılarımı yayımladığım ay sitedeki ortalama okunma süresi 8 saniyeydi.
Bu rakamı hiç unutmadım.
Bir yazı için bazen saatler harcıyordum. Konuyu düşünüyor, araştırıyor, yazıyor, siliyor, yeniden yazıyor ve sonunda “Yayınla” tuşuna basıyordum.
Sonra verilere bakıyordum.
8 saniye.
Bir yazıyı okumaya değil, ne anlattığını anlamaya bile yetmeyecek kadar kısa bir süre. Bugün düşününce biraz komik geliyor. Siteye yanlışlıkla girip çıkmışlar. 🙂
Ama yazmaya devam ettim.
Bugün, ilk yazının üzerinden bir yıl geçti.
Ve bu, TheKuvvet’te yayımladığım 100. yazı.
Geriye dönüp baktığımda ise bu bir yılda öğrendiğim en önemli şeyin yazmakla ilgili olmadığını fark ediyorum.
Disiplinle ilgili.
Kimse Görmüyorken
Disiplin çoğu zaman erken kalkmak, yapılacaklar listesi hazırlamak ya da istemediğiniz halde masaya oturmak üzerinden anlatılıyor.
Benim için bu yıl biraz başka bir anlam kazandı.
Disiplin, kimse bilmese de kimse görmese de işini iyi yapmaktır.
Her yazıyı büyük bir hevesle yazmadım.
Bazen kafamdaki bütün konuların bittiğini düşündüm. Bazen günlerce yazacak bir şey bulamadım. Bazen de saatlerce araştırdığım, çok emek verdiğim bir yazının neredeyse hiç okunmadığını gördüm.
Üstelik hayatın diğer tarafında da her şey yolunda gitmiyordu.
Özellikle iş konularınında istediğim şekilde gitmediği dönemlerde oturup bir sonraki yazının ne olacağını düşünmek zaman zaman anlamsız bile geldi.
“Bıraksam ne olur?” diye düşündüğüm oldu.
Muhtemelen hiçbir şey olmazdı.
Dünya dönmeye devam ederdi. İnternette bir yazı eksik olurdu. Belki birkaç kişi fark ederdi, belki kimse etmezdi.
Ama sonra yine bir dosya açtım.
Ve zamanla garip bir şey fark ettim:
Hayatın diğer tarafları yolunda gitmediğinde, yazmaya devam etmek bazen onları da yoluna sokuyordu.
Bir konu üzerine düşünmek, araştırmak, birbirinden kopuk görünen şeyler arasında bağlantı kurmak ve sonunda ortaya tamamlanmış bir şey koymak bana yalnızca yeni bir yazı vermiyordu.
Bir şey ortaya çıkarmanın mutluluğunu, başarmanın tadını hatırlatıyordu.
“Bu Hafta Yazı Gelmiyor mu?”
TheKuvvet hiçbir zaman milyonlarca insanın okuduğu bir yayın olmadı.
Belki de bu yüzden küçük işaretler benim için daha değerli oldu.
Yazı yayımlamadığım bir hafta hiç beklemediğim birinden gelen:
“Bu hafta yazı gelmiyor mu?”
mesajı mesela.
Ya da hiç tanımadığım birinin “Yazılarınızı düzenli okuyorum” demesi.
Bazen bir etkinlikte ya da sohbet sırasında yazdığımdan bahsettim. Siteyi sordular.
Ve birkaç kez hiç beklemediğim bir cevapla karşılaştım:
“TheKuvvet sizin mi? Ben düzenli okuyorum.”
Analytics ekranında bunların karşılığı yok.
Çünkü rakamların arasında “bir insanın bir sonraki yazınızı beklemesi” diye bir metrik bulunmuyor.
Olsa, muhtemelen en çok ona bakardım.
Bir Yazı Bazen Yazı Olarak Kalmıyor
Zamanla yazılar ekranın dışına çıkmaya başladı.
Yeni insanlarla tanıştım. Bazı sohbetler söyleşilere ve yeni yazılara dönüştü. Birlikte içerik ürettiğimiz insanlar oldu. Bazı tanışıklıklar zamanla dostluğa dönüştü.
Hiçbir ticari kaygıyla başlamadığım yazılar, hiç planlamadığım biçimde iş hayatıma da dokundu.
Yazılarda ortaya koyduğum düşünceleri önemseyen insanlardan proje ve danışmanlık teklifleri geldi. Birlikte işler yaptık.
Bu benim için özellikle anlamlıydı.
Çünkü kimseye bir şey satmaya çalışmıyordum.
Sadece merak ettiğim bir meseleyi anlamaya ve düşündüğüm şeyi mümkün olduğunca iyi anlatmaya çalışıyordum.
Galiba yazının ilginç taraflarından biri de burada.
Bazen ne bildiğinizi anlatmak için yazarsınız; insanlar nasıl düşündüğünüzü görür.
Ve bazı kapılar özgeçmişinizi gördükleri için değil, zihninizin nasıl çalıştığını gördükleri için açılır.
Yazı Sizden Çıktıktan Sonra
Bunun en şaşırtıcı örneklerinden biri Geçen Hayatlar oldu.
Ben yalnızca yanından geçip gittiğimiz insanların küçük hikâyelerini kaydetmek istemiştim.
Sonra “Bunun dizisi yapılmalı”, “Dizisi olsa izlerim” mesajları gelmeye başladı. Hatta hikâyeleri çeşitli platformlara önerdiğini söyleyenler oldu.
Ama beni belki daha fazla etkileyen başka bir şeydi.
Kültür ve felsefe yazılarından sonra bazı arkadaş gruplarının bir araya gelip yazıyı birlikte okuduklarını ve ardından üzerine tartıştıklarını öğrendim.
Bir an bunu düşündüm.
Bir odada tek başınıza bir şey yazıyorsunuz.
Sonra hiç tanımadığınız insanlar başka bir yerde bir masanın etrafında toplanıp sizin ortaya attığınız bir fikir üzerine konuşuyor.
Yazı artık sizden çıkmış oluyor.
Kendi hayatını yaşamaya başlıyor.
Bir yazının başına gelebilecek daha güzel kaç şey vardır, bilmiyorum.
8 Saniyeden 3 Dakikanın Üzerine
İlk ay ortalama oturum süresi 8 saniyeydi.
Bugün TheKuvvet’teki ortalama etkileşim süresi 3 dakikanın üzerinde.
Bazı yazılarda ise ortalama sürenin 30 dakikanın üzerine çıktığını gördüğüm oldu.
Bu rakamı biraz daha anlamlı kılan bir karşılaştırma var. Dijital yayıncılık analiz şirketi Chartbeat’in 2025 son çeyreğinde farklı bölgelerdeki yayıncıları kapsayan verilerinde küresel ortalama etkileşim süresi yalnızca 26 saniye. Orta ve Doğu Avrupa’da dahi 33,6 saniye.
Elbette farklı sitelerin ölçüm yöntemleri ve okuyucu yapıları birebir karşılaştırılamaz. Ama 8 saniyeden 3 dakikanın üzerine çıkan değişimin benim için ne ifade ettiğini anlatmaya yetiyor.
Çünkü gösterim kaç kişinin karşısına çıktığınızı söyler.
Tıklama kaç kişinin merak ettiğini.
Zaman ise bir insanın size hayatından ne kadar yer ayırdığını gösterir.
Bir yıl önce bu 8 saniyeydi.
Bugün bazı yazılar hiç tanımadığım insanların hayatında yarım saatten fazla yer bulabiliyor.
Başlangıçta istediğim şey zaten buydu:
Birilerinin durup okuyacağı bir şey yazmak.
Haritadaki Noktalar
TheKuvvet’i kurarken uluslararası bir yayın yaratmak gibi bir hedefim yoktu.
Türkçe yazıyordum.
Bugün site trafiğinin yaklaşık %24’ü İngilizce dil ayarına sahip kullanıcılardan geliyor. Bir yıl içerisinde analytics ekranında 120 farklı ülkeden ziyaret gördüm.
Elbette internet trafiğinin doğası gereği bunların tamamını gerçek okuyucu kabul etmek doğru olmaz.
Botları, tek seferlik ziyaretleri ve anlamlı olmayan trafiği ayıkladığımda benim için daha değerli başka bir tablo ortaya çıkıyor:
TheKuvvet bugün her ay 10’dan fazla ülkede düzenli olarak okunuyor.
Bazen de haritadaki o noktalardan birinden bir mesaj geliyor.
Amerika’da yaşayan hiç tanımadığım birinin yazıları düzenli okuduğunu öğreniyorum. Başka bir ülkedeki biri bir yazıyla ilgili düşüncesini gönderiyor.
Analytics size bunları bir ülke, bir oturum ya da bir kullanıcı olarak gösteriyor.
Sonra bir gün o sayı size mesaj atıyor.
Ve rakam bir insana dönüşüyor.
Rakamların Söylemediği
Bir yıl içinde TheKuvvet’te yayımlanan içerikler farklı sosyal medya kanallarında bir milyona yakın kez insanların karşısına çıktı ve 100 binden fazla farklı insana ulaştı.
Bir yıl önce, ortalama oturum süresi 8 saniye olan bir site için bunlar hayal edebileceğim rakamlar değildi.
Ama bugün en çok gurur duyduğum şey yine de bunlar değil.
Bir kişinin:
“Bu hafta yazı gelmiyor mu?”
diye sorması bazen yüz bin görüntülenmeden daha değerliydi.
Üstelik rakamların bana öğrettiği başka bir şey daha oldu.
Birbirine yakın tarihlerde yayımladığım yazılardan biri yaklaşık 45 bin gösterime ulaşırken bir başkası birkaç yüz kişide kaldı.
Aynı kişi yazmıştı. Aynı siteydi. İkisi için de emek verilmişti.
Sonuç bambaşkaydı.
Elbette algoritmayı kovalayabilirim. Daha çok tıklanan konuları seçebilir, başlıkları ve yayın saatlerini ona göre şekillendirebilirim.
Belki rakamlar daha büyük olur.
Ama bir yılda şunu gördüm:
Daha az görüntülenmek bana hiçbir şey kaybettirmedi.
Söyleyecek gerçek bir sözüm yokken yalnızca görünür kalmak için yazmak ise kaybettirebilirdi.
Çünkü TheKuvvet’e algoritmanın benden istediğini yazmak için başlamadım.
Yazmak İçin Yazmamak
Disiplinin yalnızca sürekli üretmek olduğunu düşünmüyorum.
Bazen tam tersi.
Takvimde boşluk var diye bir konu üretmek istemedim. Bazen günlerce doğru konuyu aradım. Bazen başladığım bir yazıyı yarıda bıraktım.
Zamanla kendime koyduğum basit bir kural oluştu:
Yazmak için yazmamak.
Disiplin bazen yapmak istemediğiniz şeyi gerektiği gibi yapmaktır.
Bazen de çok istediğiniz halde yapmamanız gereken şeyi yapmamaktır.
Ne zaman masaya oturacağınızı bilmek kadar, ne zaman “Henüz söylemeye değer bir şeyim yok” diyebileceğinizi bilmektir.
Bu yüzden 100 sayısına yalnızca bir üretim adedi olarak bakamıyorum.
Bu, yüz kere “Yayınla” tuşuna basmak değil.
Yüz kere ortaya koymaya değer bir şey aramak.
Bir Arşiv Olsun Diye
TheKuvvet’e başlarken büyük bir yayın kurmak gibi bir planım yoktu.
Yazdıklarım bir yerde dursun istiyordum.
Bir arşiv.
Hepsi bu.
Bir yıl sonra önümde yalnızca bir arşiv görmüyorum.
Yazılar sayesinde tanıdığım insanlar, dostluklar, söyleşiler, birlikte ürettiğimiz içerikler var.
Davet edildiğim masalar, katıldığım etkinlikler var.
Hiç planlamadığım işler ve projeler var.
Ve hiç tanımadığım insanların hayatında birkaç dakikalığına da olsa yer bulan düşünceler var.
Bütün bunların 100 yazının sonunda ortaya çıkacağını ilk yazıyı yayımlarken bilmiyordum.
Bilseydim devam etmek daha kolay olurdu zaten.
Mesele biraz da buydu.
Sonucunu bilmeden devam etmek.
Vazgeçmeye yaklaştığım zamanlar oldu.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda yazmaya devam etmenin yalnızca TheKuvvet’i ayakta tutmadığını görüyorum.
Beni de ayakta tuttu.
Belki disiplinin sonuçları her zaman yaptığınız işin içinde ortaya çıkmıyor.
Bir alanda devam etmeyi öğreniyorsunuz ve o direnç hayatınızın başka yerlerine de sızıyor.
Bu yüzden bugün disiplin benim için her gün aynı şeyi yapmak değil.
Motivasyon hiç bitmiyormuş gibi davranmak da değil.
Disiplin, kimse bilmese de kimse görmese de işini iyi yapmaktır.
Karşılığını bilmeden bir kez daha masaya oturmaktır.
101
Bir yıl önce 100. yazıyı düşünmüyordum.
Muhtemelen bugün de 200. ya da 500. yazıyı düşünmemeliyim.
Çünkü TheKuvvet’i buraya getiren şey büyük bir hedef olmadı.
Bir sonraki konu.
Bir sonraki merak.
Bir sonraki insan.
Bir sonraki cümle.
Ve bazen hiçbirinin olmadığı günlerde bile vazgeçmemek.
İlk ay 8 saniyeydi.
Bugün 100 yazı.
Aradaki mesafeyi yalnızca rakamlar anlatmıyor.
Belki asıl mesafe, kimsenin okumadığı bir yazının ardından ikinciyi yazmaya oturabilmekle, bugün yüzüncü yazının son cümlesini yazmak arasında.
100 yazı bitti.
Ama galiba hâlâ en güzel soru aynı:
101’incide ne konuşacağız?





