06:42

Saat 06:42.
Trendeyim.
Öyle bir sessizlik var ki ölüm, yanında gürültülü kalabilir.
Vagon dolu.
Ama içeride yüzlerce insan değil de yüzlerce yorgunluk seyahat ediyor sanki.
Bitmiş vücutlar.
Uykusunu tamamlayamamış gözler.
Geceden sabaha yetişememiş yüzler.
Kimi telefonuna bakıyor.
Kimi kitap okuyor.
Kimi uyuyor.
Kimi kulaklığını takmış, dünyayla arasına birkaç şarkılık mesafe koymuş.
Bir adam dakikalardır ayakkabısının hemen önündeki zemin desenine bakıyor.
Orada ne var bilmiyorum.
Belki hiçbir şey.
Belki de sabahın bu saatinde insanın bakabileceği en güvenli yer orası.
Çünkü başını kaldırırsan başka yüzler göreceksin.
Ve hepsinde aynı ifade.
Henüz başlamamış bir günün yorgunluğu.
Sessizliği yalnızca durak anonsları bölüyor.
Bir de öksürükler.
Kurumuş boğazların temizlenme sesi, trenin demir rayların üzerinde fren yaparken çıkardığı sese karışıyor.
İnsan sesiyle makine sesi birbirine benziyor bir süre sonra.
Hangisi raylardan geliyor, hangisi ciğerlerden, ayırt etmek zor.
Metro kıvrıldıkça vagon biraz daha doluyor.
Sabahları böyledir.
Kimse inmez.
Sadece biner.
Bir kişi daha.
Sonra bir kişi daha.
Sonra birkaç kişi daha.
Her durakta kapılar açılır ve dışarıdaki hayat, içeride kalan küçücük boşluklara doğru akar.
Omuzlar birbirine yaklaşır.
Montlar birbirine değer.
Nefesler birbirine karışır.
Tanımadığın insanların uykusuna, parfümüne, kahvesine, sigarasına ve sabah mahmurluğuna ortak olursun.
Vagon büyümez.
İnsanlar küçülür.
Kimse kimseyle göz göze gelmez.
Ama bilirsin.
Sürekli bir yerlerden sana değip kaçan gözler vardır.
Sen de yaparsın.
Bir anlığına başını kaldırır, karşındaki yüze bakarsın.
Sonra başka birine.
Sonra yeniden yere.
Bu bakışların hiçbirinin gerçek bir anlamı yoktur.
Belki beyin, aynı duvarlardan, aynı reklamlardan, aynı karanlık tünelden sıkıldığı için kendisine başka bir şey arıyordur.
Belki yalnızca bir reflekstir.
Ama bazen başka bir şey olduğunu düşünüyorum.
Sanki herkes sessizce birbirini tartıyor.
Hangimiz daha yorgunuz? Hangimiz daha bitik?
Karşımdaki adam mı?
Kapının yanında uyuyan kadın mı?
Telefon ekranını hiçbir şey okumadan aşağı doğru kaydıran çocuk mu?
Yoksa ben mi?
Kim bilir.
Belki birbirimize bakarken aslında cevap aramıyoruz.
Sadece şahit arıyoruz.
Ben de hazır değilim, biliyor musun?
diyor belki o bakış.
Ben de istemiyorum bugün başlamasını.
Çünkü bu tren yalnızca bizi işe götürmüyor.
Birazdan telefonlar çalacak.
Mailler gelecek.
Toplantılar başlayacak.
Kasalar açılacak.
Bilgisayarlar çalışacak.
Kepenkler kalkacak.
Birileri hedef soracak.
Birileri neden olmadığını.
Birileri acele edecek.
Birileri yetişmeye çalışacak.
Birileri gülümsemek zorunda kalacak.
Ve birkaç saat sonra bu vagondaki insanların çoğu, sabah burada gördüğüm insanlara hiç benzemeyecek.
Konuşacaklar.
Gülecekler.
“Kolay gelsin,” diyecekler.
“Tabii, hemen ilgileniyorum.”
“Merhaba.”
“Günaydın.”
“İyiyim, siz nasılsınız?”
Belki de 06:42 metrosundaki sessizlik bu yüzden bu kadar tuhaf.
Çünkü gün başlamadan önceki son dürüst hâlimiz bu.
Henüz kimse rolüne girmedi.
Henüz kimse iyiymiş gibi davranmak zorunda değil.
Henüz kimse bir şey satmıyor, yönetmiyor, yetiştirmiyor, çözmüyor.
Sadece oturuyoruz.
Yan yana.
Sessizce.
Yüzlerce ince, uykusuz hayat aynı karanlık tünelin içinde ilerliyoruz.
Sonra tren bir istasyona daha giriyor.
Fren sesi.
Bir öksürük.
Anons.
Kapılar açılıyor.
Kimse inmiyor.
Yine insanlar biniyor.
Biraz daha sıkışıyoruz.
Karşımdaki adam bir an başını kaldırıyor.
Göz göze geliyoruz.
Hemen başka tarafa bakıyor.
Ben de.
Ama nedense ne söylediğini anlıyorum.
Ben de hazır değilim.
Benzer yazıları buradan okuyabilirsiniz.
Geçen hayatlar serisi.