Hâlâ Gidebileceğin Bir Yol Var

Anlam, eylem ve küçük başlangıçlar üzerine
İnsanın hayatında her şeyin yolunda gitmediği dönemler olur.
Bir iş sona erer, uzun zamandır kurulan bir plan gerçekleşmez ya da geleceğe ilişkin beklentiler belirsizleşir. Dün sabah uyandığında ne yapacağını bilen insan, bugün aynı sorunun cevabını bulmakta zorlanır.
Böyle zamanlarda kaybedilen şey yalnızca bir iş, bir fırsat veya alışılmış düzen değildir. İnsan kendi hayatına yön verebildiğine ilişkin inancını da kaybedebilir. Günler birbirine benzemeye başlar. Yapılması gerekenler vardır ama nereden başlanacağı belli değildir. Bir süre sonra harekete geçmek için doğru zamanı, yeterli enerjiyi veya kendisini yeniden iyi hissedeceği günü beklemeye başlar.
Oysa beklediği şey, ancak harekete geçtikten sonra ortaya çıkabilir.
Bir sabah yürüyüşe çıkmak, uzun zamandır ertelenen bir kitabın ilk sayfasını okumak, yeni bir beceri öğrenmek ya da yıllardır akılda duran bir düşünceyi kâğıda dökmek… Bunların hiçbiri tek başına büyük bir başarı sayılmaz.
Fakat insanın hayatındaki önemli değişimler her zaman büyük sonuçlarla başlamaz. Kimi zaman asıl değişim, yeniden bir şey yapabildiğini fark etmesidir.
Çünkü insanın yalnızca yaşamak için değil, yaşadığı hayatın içinde bir etkisi olduğunu hissedebilmek için de bir şeylere ihtiyacı vardır.
Mutluluğun Peşinden Gitmek
Mutluluk üzerine düşünürken genellikle aynı soruyu soruyoruz: Nasıl daha mutlu olabiliriz?
Hangi alışkanlıkları edinmeli, hangi düşüncelerden uzaklaşmalı, hayatımızda neleri değiştirmeliyiz? Mutluluğu ulaşılması gereken bir hedef olarak gördüğümüzde, hayatımızı da bu hedefe ne kadar yaklaştığımıza göre değerlendirmeye başlayabiliyoruz.
Peki mutluluğu sürekli aramak, onu deneyimlemenin en iyi yolu mu?
Bir insanı düşünelim. Uzun zamandır merak ettiği bir konuyu araştırıyor, yeni bir şey öğrenmeye çalışıyor veya kendi elleriyle bir şey ortaya çıkarıyor. Zaman zaman zorlanıyor, yaptığı işten memnun kalmıyor, hatta vazgeçmeyi düşünüyor. Buna rağmen ertesi gün yeniden dönüyor.
Bu insanın her an mutlu olduğunu söyleyemeyiz. Ancak yaşadığı zorluklara bakarak mutsuz olduğu sonucuna da varamayız.
Burada psikolojinin önemli bir ayrımı karşımıza çıkıyor: Hedonik ve eudaimonik iyi oluş.
Hedonik iyi oluş, genel olarak haz, olumlu duygular ve yaşamdan duyulan memnuniyetle ilişkilidir. Eudaimonik iyi oluş ise insanın yaşamını anlamlı bulması, potansiyelini geliştirmesi ve değerleriyle uyumlu bir hayat sürmesi gibi boyutları öne çıkarır. Psikolog Richard Ryan ve Edward Deci‘nin 2001 yılında yayımladığı değerlendirme, iyi oluşa ilişkin bu iki yaklaşımın farklılıklarını ve birbirini tamamlayan yönlerini ele alır.
Bu yaklaşımlar birbirinin karşıtı değildir. İnsan hem keyif almak hem de anlamlı bir yaşam sürmek isteyebilir. Ancak aralarındaki ayrım, neden bazı zorlu deneyimlerin hayatımızda değerli bir yer tuttuğunu anlamamıza yardımcı olur.
Bir çocuk yetiştirmek, uzun yıllar emek verilen bir beceriyi geliştirmek veya belirsiz bir sonuca rağmen bir proje üzerinde çalışmak her zaman haz vermez. Yorgunluk, kaygı ve hayal kırıklığı da bu deneyimlerin parçasıdır. Buna rağmen insan, bütün bunların kendi hayatında önemli bir karşılığı olduğunu hissedebilir.
Aristoteles‘in eudaimonia anlayışı da iyi yaşamı yalnızca hoş duyguların toplamı olarak görmez. Onun düşüncesinde insanın nasıl yaşadığı, hangi erdemleri geliştirdiği ve yaşamını nasıl gerçekleştirdiği önemlidir. Modern psikolojideki eudaimonik iyi oluş kavramı Aristoteles’in yaklaşımıyla birebir aynı değildir; fakat anlamlı yaşam tartışmasının tarihsel köklerinden birini oluşturur.
Buradan mutluluğun yalnızca anlamlı uğraşların sonucu olduğu sonucunu çıkaramayız. İnsan hiçbir şey üretmediği bir günde de mutlu olabilir. Dinlenmek, sevdikleriyle zaman geçirmek veya güzel bir manzarayı seyretmek de hayatın değerli parçalarıdır.
Yine de önemli bir gerçek var: İyi bir hayat, her an iyi hissetmek zorunda olduğumuz bir hayat değildir.
İnsanın yaptığı şeyle kurduğu anlamlı ilişki, anlık duygularından daha uzun süreli bir dayanak oluşturabilir.
Harekete Geçmenin Psikolojisi
İnsan yalnızca düşünen değil; çevresini değiştiren, deneyen, öğrenen ve sonuçlarını gözlemleyen bir varlıktır.
Bir çocuğun dünyayı keşfetme biçimini düşünelim. Nesneleri eline alır, bırakır, yeniden dener. Bir kapağı açıp kapatır, bir oyuncağı farklı yerlere taşır. Yetişkinler için sıradan görünen bu hareketler, çocuk açısından önemli bir öğrenme sürecinin parçasıdır. Kendi eylemiyle çevresinde değişiklik yaratabildiğini deneyimler.
Yetişkinlikte bu ilişki daha karmaşık biçimlerde devam eder. Bir sorunu çözmek, yeni bir beceri kazanmak veya verdiğimiz kararın sonucunu görmek, yalnızca dış dünyada bir değişiklik yaratmaz. Kendimize ilişkin düşüncelerimizi de etkiler.
Psikolog Albert Bandura‘nın geliştirdiği öz yeterlilik kavramı bu noktada önem kazanır.
Öz yeterlilik, insanın belirli bir görevi yerine getirebileceğine ilişkin inancıdır. Her şeyi başarabileceğini düşünmekten farklıdır. Kişinin karşılaştığı belirli bir durumla başa çıkabilecek kapasiteye sahip olduğuna inanmasıyla ilgilidir.
Bandura’ya göre öz yeterlilik inancının önemli kaynaklarından biri, kişinin kendi başarı deneyimleridir. Bunun yanında başkalarının deneyimlerini gözlemlemek, çevreden alınan sözel destek ve kişinin bedensel ya da duygusal durumunu nasıl yorumladığı da bu inancı etkileyebilir.
Ancak doğrudan yaşanan başarı deneyimlerinin ayrı bir önemi vardır. Daha önce yapamadığı bir şeyi yapabilmek, karşılaştığı bir problemi çözmek veya başladığı işi tamamlamak, insanın gelecekteki girişimlerine ilişkin beklentilerini değiştirebilir.
Örneğin yıllardır yazmak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen biri için ilk yazının tamamlanması, edebî açıdan büyük bir başarı olmayabilir. Ancak artık yazmanın yalnızca zihninde taşıdığı bir ihtimal olmadığını bilir. Ortada tamamlanmış bir metin vardır.
İkinci yazının kolay olacağı garanti değildir. Yine de ilk deneyim, kişinin kendisi hakkında sahip olduğu bilgiyi değiştirmiştir.
Bir şeyin mümkün olduğunu düşünmekle, onu yapabildiğini görmek aynı şey değildir.
Önce İyi Hissetmek mi, Önce Başlamak mı?
Gündelik hayatta sık karşılaşılan bir düşünce vardır: Kendimizi iyi hissettiğimizde harekete geçeceğiz.
Motivasyonumuz geldiğinde başlayacak, enerjimiz yerine geldiğinde planlarımızı gerçekleştirecek, koşullar düzeldiğinde yeni bir şey deneyeceğiz.
Oysa davranışlarımızla duygularımız arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Nasıl hissettiğimiz davranışlarımızı etkilerken, yaptıklarımız da zaman içinde nasıl hissettiğimizi değiştirebilir.
Psikolojide davranışsal aktivasyon olarak bilinen yaklaşım, bu ilişkinin klinik açıdan önemli örneklerinden biridir.
Özellikle depresyon tedavisinde kullanılan davranışsal aktivasyon, kişinin kendisi için anlamlı veya ödüllendirici faaliyetlerle yeniden ilişki kurmasını hedefleyen yapılandırılmış bir psikolojik müdahaledir. Buradaki amaç, insanı rastgele meşgul etmek değildir. Geri çekilme ve hareketsizlik döngüsünü, uygun biçimde planlanmış davranışlarla değiştirmeye çalışmaktır.
2017 yılında Isabelle Soucy ve çalışma arkadaşları tarafından yayımlanan bir araştırmada, hafif ve orta düzeyde depresyon belirtileri gösteren 59 katılımcı üç gruba ayrıldı. Bir gruba rehberli davranışsal aktivasyon, diğerine fiziksel aktivite programı uygulandı. Üçüncü grup ise bekleme listesinde yer aldı.
Araştırma sonunda hem davranışsal aktivasyon hem de fiziksel aktivite gruplarında, bekleme listesindeki katılımcılara kıyasla depresyon belirtilerinde anlamlı azalma görüldü.
Bu çalışma, harekete geçmenin psikolojik etkileri üzerine düşünmek için değerli bir örnek. Ancak sonuçları genelleştirirken dikkatli olmak gerekiyor. Araştırmanın katılımcı sayısı sınırlıydı ve çalışma belirli müdahale programlarını değerlendirdi. Herhangi bir uğraş edinmenin depresyonu ortadan kaldıracağını veya herkesin kendi kendisini iyileştirebileceğini göstermiyor.
Daha geniş araştırma birikimi de davranışsal aktivasyonun depresyon tedavisinde yararlı olabildiğini gösteriyor. Uphoff ve çalışma arkadaşlarının 2020 yılında yayımladığı Cochrane incelemesi, 53 araştırmada toplam 5.495 katılımcının verilerini değerlendirdi. İnceleme, davranışsal aktivasyonun olağan bakıma kıyasla etkili olabileceğini ve bilişsel davranışçı terapiyle karşılaştırıldığında belirgin bir etkinlik farkı bulunmadığını bildirdi. Bununla birlikte araştırmacılar, kanıtların kesinliğine ilişkin sınırlılıklara dikkat çekti.
Dolayısıyla davranışsal aktivasyonun bilimsel temeli bulunmakla birlikte, bunu herkes için geçerli basit bir “meşgul ol ve iyileş” reçetesine dönüştüremeyiz.
Buradan çıkarabileceğimiz düşünce daha ölçülü ama önemlidir: İnsan her zaman harekete geçmek için kendisini iyi hissetmeyi beklemek zorunda değildir. Uygun bir eylem, iyi oluşa giden sürecin parçası olabilir.
Elbette bir insanın harekete geçmesini engelleyen koşullar her zaman yalnızca psikolojik değildir. Sağlık sorunları, ekonomik güçlükler, bakım sorumlulukları veya güvenli olmayan yaşam koşulları da belirleyici olabilir.
Yine de eylemin duygu durumuyla kurduğu bu çift yönlü ilişki, insanın kendi hayatında başlatabileceği küçük değişikliklerin neden önemli olabileceğini açıklamaya yardımcı olur.
İşsizlik ve Kaybolan Kontrol Duygusu
İşsizlikten söz edildiğinde ilk akla gelen genellikle ekonomik kayıptır. Gelir azalır, maddi sorumluluklar ağırlaşır, gelecek planları ertelenir.
Fakat işin insan hayatındaki karşılığı maaş bordrosundan ibaret değildir.
Çalışmak çoğu insan için günlük bir düzen, sosyal çevre, sorumluluklar ve mesleki kimlik de sağlar. Sabah kalkmak için bir neden, gün içinde yapılacak işler ve geriye dönüp bakılabilecek sonuçlar vardır. Her iş bu ihtiyaçları sağlıklı biçimde karşılamaz; bazı çalışma koşulları insanı tüketebilir. Ancak işin sona ermesi, ekonomik kaybın yanında gündelik hayatın yapısını da değiştirebilir.
İş arama süreci ise kendine özgü bir belirsizlik taşır.
Başvuru yapabilirsiniz ama geri dönüşü belirleyemezsiniz. Görüşmeye hazırlanabilirsiniz ama son kararı siz vermezsiniz. Deneyiminizi ve yeteneklerinizi ortaya koyabilirsiniz; bunların ne zaman karşılık bulacağını bilemezsiniz.
Uzun süren belirsizlik, insanın çabasıyla sonuçlar arasında kurduğu ilişkiyi zayıflatabilir. Kişi yalnızca iş bulup bulamayacağını değil, kendi hayatını ne ölçüde etkileyebildiğini de sorgulamaya başlayabilir.
İşte böyle dönemlerde insanın kendi başlatabildiği uğraşlar farklı bir anlam kazanır.
Bir yazı hazırlamak, küçük bir girişim üzerinde çalışmak, yeni bir beceri öğrenmek veya somut bir projeyi geliştirmek, işsizliğin ekonomik sorunlarını kendiliğinden çözmez. Fakat kişinin bütün hayatının başkalarının kararlarını beklemekten ibaret olmadığını hatırlatabilir.
Bunun psikolojik karşılığını anlamak için Michigan’da yürütülen bir araştırmaya bakabiliriz.
Michigan JOBS Projesi: Yeniden Etki Edebilmek
Michigan Üniversitesi çevresinde geliştirilen JOBS Projesi, işsiz bireylerin yeniden iş arama sürecine katılmalarını desteklemek amacıyla tasarlanmış bir müdahale programıydı.
Araştırmacılar, işsiz kalan insanlara yalnızca iş ilanları veya teknik başvuru bilgileri sunmakla yetinmedi. İş arama becerileri, problem çözme, olumsuz geri dönüşlerle başa çıkma ve sosyal destek gibi unsurları bir araya getiren yapılandırılmış bir program geliştirdiler.
İlk dönem JOBS araştırmasında 928 işsiz katılımcı yer aldı. Programın iş arama davranışları üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar, iş aramaya ilişkin öz yeterlilik inancının önemli bir mekanizma olduğunu ortaya koydu.
Başka bir ifadeyle, katılımcıların yalnızca hangi adımları atmaları gerektiğini öğrenmeleri değil, bu adımları atabileceklerine ilişkin güven geliştirmeleri de önemliydi.
Burada kolayca yanlış anlaşılabilecek bir nokta var.
Araştırma, işsizliğin nedeninin bireysel motivasyon eksikliği olduğunu göstermiyor. Bir insanın iş bulabilmesi; ekonomik koşullar, işgücü talebi, eğitim olanakları, ayrımcılık, sağlık ve sosyal destek gibi pek çok etkene bağlıdır. İyi tasarlanmış bir program bile bu koşulların tamamını ortadan kaldıramaz.
JOBS Projesi’nin yazımız açısından değeri başka yerde bulunuyor.
Belirsizlik içindeki bir insanın yeniden harekete geçebilmesi için yalnızca önündeki seçenekleri bilmesi yeterli olmayabilir. Bu seçenekler üzerinde etkili olabileceğine ilişkin inancının da güçlenmesi gerekebilir.
Bu, hayatın tamamını kontrol etmek anlamına gelmez.
İnsan gelecekte karşılaşacağı bütün olayları belirleyemez. Başkalarının kararlarını, ekonomik gelişmeleri veya ortaya çıkacak fırsatları yönetemez.
Ama kendi başlatabileceği bazı davranışlar vardır.
Ve insanın yeniden ihtiyaç duyduğu şey, bütün hayatını değiştirecek bir fırsattan önce, hâlâ bir şeyleri etkileyebildiğini görmek olabilir.
Meşguliyetin İki Yüzü
Buraya kadar anlattıklarımızdan sürekli meşgul olmanın insanı daha iyi hissettireceği sonucu çıkarılabilir. Oysa meşguliyetin miktarı kadar, insanın hayatındaki işlevi de önemlidir.
Bir insan sevdiği bir konu üzerinde saatlerce çalışabilir. Başka biri aynı saatleri, üretmediğinde kendisini değersiz hissettiği için doldurabilir. Bir kişi merak ettiği bir şeyin peşinden giderken, diğeri durduğunda karşılaşacağı düşüncelerden uzaklaşmaya çalışabilir.
Dışarıdan bakıldığında hepsi meşguldür. Ancak bu uğraşların psikolojik karşılıkları aynı değildir.
Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’nin geliştirdiği akış kavramı, insanın yaptığı işle kurduğu ilişkinin bir yönünü anlamamıza yardımcı olur.
Akış, kişinin yaptığı etkinliğe derinlemesine odaklandığı, becerileriyle karşılaştığı güçlük arasında uygun bir denge kurabildiği deneyimleri ifade eder. Böyle anlarda dikkat, kişinin kendisini sürekli değerlendirmesinden çok etkinliğin kendisine yönelir. Zamanın geçişi farklı algılanabilir.
Bir müzisyenin zor bir parçayı çalışırken notaların arasındaki ilişkiye bütünüyle odaklanması veya bir yazarın metnindeki sorunu çözmeye uğraşırken saatlerin nasıl geçtiğini fark etmemesi buna örnek olabilir. Bu deneyimlerin değerli tarafı, mutlaka ortaya çıkan eserin başarılı olması değildir. Kişi, uğraşın içinde öğrenme, deneme ve becerisini kullanma imkânı bulur.
Ancak her yoğun çalışma akış değildir. Akış deneyimi de tek başına anlamlı bir hayatın kanıtı sayılamaz.
Burada önemli olan, bir uğraşın insanın dikkatini ne kadar meşgul ettiğinden çok, o uğraşla nasıl bir ilişki kurduğudur.
Üstelik anlamlı bir uğraşın varlığı, insanın sürekli çalışmasını gerektirmez. Tam tersine, kendi isteğiyle başladığı bir etkinlik zamanla bitmeyen bir üretkenlik zorunluluğuna dönüşürse başlangıçtaki değerini kaybedebilir.
Üretmediği gün kendisini başarısız sayan biri için en sevdiği iş bile baskı kaynağı haline gelebilir.
Peşinden gidecek bir şeyinin olmasıyla sürekli koşmak zorunda hissetmek aynı şey değildir.
Bir yazarın yazmadığı saatler, yazıyla ilişkisinin sona erdiği saatler değildir. Bir araştırmacının sonuç alamadığı günler de araştırmanın dışına düşmez. Düşünmek, beklemek, dinlenmek ve gerektiğinde yön değiştirmek, anlamlı bir uğraşın doğal parçalarıdır.
Bir şeyin peşinden gitmek, hayatın geri kalanını o şey uğruna tüketmek anlamına gelmez.
Peşinden Gidilecek Şey Nasıl Bulunur?
Buraya kadar insanın kendi hayatında anlamlı bir uğraşa sahip olmasının neden önemli olabileceğini tartıştık.
Fakat geriye daha kişisel bir soru kalıyor: İnsan neyin peşinden gideceğini nasıl bulur?
Bu sorunun herkes için geçerli tek bir cevabı yok. Üstelik insanın hayatındaki her uğraşın büyük bir tutkuya dönüşmesi de gerekmiyor.
Başlangıç için yıllardır akılda duran büyük bir hayali gerçekleştirmek şart değil. Merak edilen bir konuyu araştırmak, öğrenilmek istenen bir beceriye zaman ayırmak veya ertelenmiş küçük bir işi tamamlamak da anlamlı olabilir.
Burada üç özellik yardımcı olabilir: Uğraşın kişinin kendi ilgisinden doğması, mevcut koşullarında gerçekleştirilebilir olması ve ilerlemesinin bir ölçüde görülebilmesi.
Örneğin bir kitap yazmak uzak bir hedef gibi görünebilir. Fakat ilk sayfayı yazmak somut bir başlangıçtır. Yeni bir dil öğrenmek yıllar sürebilir; ilk konuşmayı yapabilmek ise ilerlemenin görülebileceği bir deneyimdir.
Bunlar herkesin mutlaka yapması gereken işler değil, küçük başlangıçların nasıl bir biçim alabileceğine ilişkin örneklerdir.
Önemli olan, uğraşın başkalarının gözünde ne kadar büyük göründüğünden çok, kişinin kendi hayatında neye karşılık geldiğidir.
Her merak bir mesleğe dönüşmek zorunda değildir. Her çabanın ekonomik karşılığı bulunmayabilir. Her başlangıç da başarı hikâyesiyle sonuçlanmaz.
Bir bahçe yetiştirmek, müzik öğrenmek, eski fotoğrafları düzenlemek, bir çocuğa bir şey öğretmek veya yıllardır merak edilen bir konunun tarihini araştırmak da insanın hayatıyla kurduğu ilişkinin değerli bir parçası olabilir.
Küçük bir uğraşı önemli yapan, mutlaka büyük sonuçlar doğurması değildir. Kişinin kendi seçimiyle başladığı, ilerledikçe yeni şeyler keşfedebildiği bir alan yaratmasıdır.
Hâlâ Gidebileceğin Bir Yol Var
İnsan hayatının her döneminde aynı güçte, aynı istekle ve aynı imkânlarla hareket edemez.
İlerlediği zamanlar olduğu gibi durduğu, yönünü kaybettiği veya başladığı işleri yarım bıraktığı dönemler de vardır. Bunların hepsi insan deneyiminin bir parçasıdır.
İsteksizlik ve hareketsizlik kimi durumlarda yalnızca motivasyon eksikliğiyle açıklanamayacak kadar ciddi olabilir. Böyle zamanlarda profesyonel destek almak da kişinin kendi hayatı için atabileceği önemli bir adımdır. Her insanın karşılaştığı güçlükleri yalnızca kendi çabasıyla aşması beklenemez.
Peşinden gidilecek bir şeyin bulunmasını değerli kılan, bütün sorunları çözmesi değildir. İnsana, koşulların tamamını kontrol edemediği zamanlarda bile kendi kararlarıyla etkileyebildiği bir alan açabilmesidir.
Bu alanın büyük olması gerekmez.
Yeni bir işe başlamak, yıllardır ertelenen bir düşünceyi hayata geçirmek, bir beceri öğrenmek veya yardım istemek… Her biri farklı koşullarda farklı anlamlar taşıyabilir.
Hayatımızın tamamını kendi seçimlerimiz belirlemez. İçine doğduğumuz koşullar, karşılaştığımız insanlar, fırsatlar ve kayıplar üzerinde her zaman söz sahibi değiliz.
Ama hayatımız yalnızca başımıza gelenlerden de oluşmaz.
O olaylara verdiğimiz karşılıklar, kurduğumuz ilişkiler, aldığımız kararlar ve başlattığımız küçük girişimler de kim olduğumuzu ve nasıl yaşadığımızı şekillendirir.
Mutluluğu yalnızca varılacak bir yer olarak düşündüğümüzde, yol boyunca yaşadıklarımızı gözden kaçırabiliriz. Oysa insanın kendi hayatında bir şeyler yapabildiğini hissetmesi, henüz sonuca ulaşmadan da değer taşır.
Peşinden gidilecek şeyin büyük, gösterişli veya başkalarının gözünde önemli olması gerekmiyor.
Küçük olabilir. Yavaş ilerleyebilir. Hatta bir gün başka bir yöne dönüşebilir.
Önemli olan, insanın o uğraşta kendisine ait bir anlam bulabilmesi.
Çünkü insanı yeniden hayata bağlayan şey her zaman yolun sonunda ne olduğunu bilmek değildir.
Hâlâ gidebileceği bir yolun bulunması da yeterince değerlidir.
Araştırmalar ve Kaynaklar
1. Hedonik ve eudaimonik iyi oluş
Ryan, R. M. ve Deci, E. L. (2001). On Happiness and Human Potentials: A Review of Research on Hedonic and Eudaimonic Well-Being. Annual Review of Psychology, 52, 141–166.
2. Öz yeterlilik
Bandura, A. (1997). Self-Efficacy: The Exercise of Control. W. H. Freeman.
3. Davranışsal aktivasyon ve fiziksel aktivite
Soucy, I., Provencher, M. D., Fortier, M. ve McFadden, T. (2017). Efficacy of Guided Self-Help Behavioural Activation and Physical Activity for Depression: A Randomized Controlled Trial.
4. Davranışsal aktivasyon — Sistematik inceleme
Uphoff ve çalışma arkadaşları (2020). Behavioural Activation Therapy for Depression in Adults. Cochrane Database of Systematic Reviews.
Cochrane – Sistematik inceleme
5. Michigan JOBS Projesi
Van Ryn, M. ve Vinokur, A. D. (1992). How Did It Work? An Examination of the Mechanisms Through Which an Intervention for the Unemployed Promoted Job-Search Behavior.
6. Akış deneyimi
Csikszentmihalyi, M. (1990). Flow: The Psychology of Optimal Experience. Harper & Row.
7. İyi yaşam ve eudaimonia
Aristoteles. Nikomakhos’a Etik.
Benzer kategorideki yazıları buradan okuyabilirsin.






