Durmadan Yaşamak

3 dakikada okunur

Bir noktadan sonra insan şunu fark ediyor:
Sorun çok çalışmak değil.
Sorun, hiç durmamak.

Durmak deyince çoğumuzun aklına büyük kararlar geliyor.
İşi bırakmak, tatile çıkmak, her şeyi geride bırakmak…
Oysa durmak çoğu zaman bu kadar dramatik değildir.
Daha küçük, daha sessiz ve daha gündeliktir.
Beklerken telefona bakarız.
Yürürken bir şey dinleriz.
Yemek yerken bir şey izleriz.
Yalnız kaldığımızda bile, yalnız kalmamaya çalışırız.

Çünkü yaşadığımız bu hayat bize şunu öğretmiştir:
Boşluk tehlikelidir.
Doldurulmalıdır.

Belki de bu yüzden durmak zor geliyor.
Çünkü durduğumuzda ilk karşılaştığımız şey sessizlik olur.
Ve sessizlik herkes için konforlu bir alan değildir.

Byung-Chul Han, modern insanın bu hâlini bir baskı problemi olarak değil, bir özgürlük yorgunluğu olarak tanımlar.
Artık bizi zorlayan bir otorite yoktur;
ama bu, bizi rahatlatmaz.
Aksine, herkes kendi kendisinin yöneticisi, denetçisi ve işvereni hâline gelmiştir.

Kimse “daha fazla yap” demez.
Ama içimizde sürekli fısıldayan bir ses vardır:
Daha iyisini yapabilirdin. Daha üretken olabilirdin. Daha fazlasını yapabilirdin.

Bu yüzden yorgunluk, dinlenince geçen bir şey değildir artık.
Çünkü yorulan beden değil, sürekli kendini aşmaya zorlanan zihindir.
Durduğumuzda rahatlayamamızın sebebi de budur.
Durmak, performans toplumunda boşluk yaratır;
boşluk ise ölçülemez, kayda geçmez, işe yaramaz sayılır.

Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda işaret ettiği gibi, modern insan artık baskıyla değil, kendi potansiyelini sürekli zorlamanın yarattığı görünmez bir yorgunlukla tükenir.

Ama belki de durmak her zaman bilinçli bir tercih değildir.
Bazen yürüyerek durmayız, okumayız, müzik de dinlemeyiz.
Bazen hiçbir şeye tutunmadan dururuz.

Sabah kalkıp halının desenine kitlendiğin o an gibi.
Bir ağacı ve rüzgârla sallanan yapraklarını izlediğin,
ama “izlediğini” bile fark etmediğin o kısa boşluk gibi.

Bir kuş uçarken kanatlarının hareketini takip edersin;
anlamaya çalışmadan, yorumlamadan, isim koymadan.
Metroda camdan geçen görüntülere bakarsın,
ne düşündüğünü bilmeden ama her şeyin farkında olarak.

Göz dalar gibi olur ama aslında dalmazsın.
Etraf oradadır, sesler oradadır, beden oradadır.
Sadece zihnin bir anlığına geri çekilir.

Evde ayakta dururken ne yapacağını unutup
mutfak tezgâhına ya da zemine kitlendiğin o an…
Sahilde otururken, çok uzaktaki bir yük gemisinin
yavaş geçişine takılıp kaldığın o sessiz süre…

Bazen telefonu eline alırsın ama hiçbir yere bakmazsın.
Ekrana değil, telefonun köşesine.
Sanki elinde bir şey tutmak,
ama onunla hiçbir şey yapmamak ister gibi.

Belki de zihnin en çok toparlandığı anlar bunlardır.
Bir şey yaparken değil,
ne yaptığını bilmediğin anlarda.

Tam da bu ruh hâlini Radiohead’in No Surprises adlı şarkısında duymak mümkündür.
Şarkı bağırmaz, isyan etmez, dramatik bir kopuş vaat etmez.
Her şeyin “normal” göründüğü ama içten içe ağırlaştığı bir hayatın içinden konuşur.
Tekrar eden günlerin, sessizce biriken yorgunluğun, rutinin görünmez baskısını taşır.
Dinlerken insan büyük bir patlama beklemez;
sadece yavaşlayan bir tempo ve şu his kalır geriye:
Artık daha fazlasını istememek bile bir ihtiyaç hâline gelmiştir.


Belki de bu yüzden bazı şarkılar bağırarak değil, susarak eşlik eder.
Ve bazen tam da bu sessizlik, durmadan yaşamanın karşısına konabilecek en dürüst durak olur.

Sonra, eğer istersek, durmanın öğrenilmiş biçimleri gelir:
Yürümek.
Okumak.
Müzik dinlemek.

Ama bunlar birer yöntemden çok,
zaten var olan o sessiz hâle
yeniden yaklaşma denemeleridir.

Belki mesele büyük duruşlar değildir.
Hayatı kökten değiştirmek de değildir.

Belki mesele şudur:
Günün içinde, kimse fark etmeden,
kendimize bile ilan etmeden
birkaç küçük durak yaratabilmek.

Çünkü bazen insanı asıl yoran şey hız değil;
durmaya hiç izin vermemektir.

Visited 10 times, 1 visit(s) today

Benzer Yazılar