Franchise Zirveleri Neyi Konuşmalı?

UFRAD’ın 35. Yılından Türkiye Franchise Ekosistemine Dair Notlar
Bazı etkinliklerden cevaplarla çıkarsınız.
Bazılarından ise sorularla.
10 Eylül’de UFRAD’ın 35. yılı kapsamında düzenlenen Marka Zirvesi ve Franchise Ödülleri’nden ben daha çok sorularla ayrıldım.
Öncelikle şunu söylemek gerekiyor:
Bir sektör derneğinin 35 yıldır varlığını sürdürebilmesi, markaları aynı çatı altında buluşturabilmesi ve Türkiye’den çıkan iş modellerinin yurt dışına açılmasını teşvik etmesi başlı başına değerli.
Hele Türkiye gibi markaların doğduğu kadar hızla kaybolabildiği bir ekonomide, franchise ekosisteminin bir araya geldiği platformlara ihtiyaç var.
Fakat belki tam da bu nedenle bu buluşmalardan beklentimiz artık daha yüksek olmalı.
Çünkü franchise sektörü büyüdükçe, konuşmamız gereken meseleler de büyüyor.
Marka Olmak mı, Şube Açmak mı?
Etkinliğin panel bölümünde “Türkiye’de Marka Olmak: Büyüme, Franchise ve Perakendenin Geleceği” başlığı konuşuldu.
UFRAD Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Aydın, Birleşmiş Markalar Derneği Başkanı Sinan Öncel ve AYD Başkanı Nuri Şapkacı aynı masadaydı.
Mustafa Aydın’ın altını çizdiği konulardan biri standardizasyondu.
Bir markanın en uç noktadaki şubesinde bile aynı standardı sağlayamaması halinde sürdürülebilir büyümenin mümkün olmayacağını; markaların yalnızca Türkiye’de çoğalmayı değil, ihraç edilebilir sistemler kurmayı düşünmesi gerektiğini söyledi.
Bu, franchise sisteminin belki de en temel meselelerinden biri.
Çünkü franchise ile büyümek yalnızca tabela çoğaltmak değildir.
Asıl mesele, bir iş modelini sahibinden bağımsız biçimde tekrar edilebilir hale getirebilmektir.
Nuri Şapkacı ise değişen tüketici beklentilerine ve yeni jenerasyonlara uyum sağlayabilen markaların varlıklarını sürdürebileceğine dikkat çekti.
Sinan Öncel’in anlattıkları ise başka bir gerçeği hatırlattı.
BMD bünyesindeki 515 markayla her ay yapılan araştırmalardan ve markaların karşılaştığı sorunlardan söz etti. Ardından anlattığı Afrika ve ayakkabı hikâyesiyle aslında basit ama önemli bir noktaya geldi:
Şirket olarak ne kadar doğru işler yaparsanız yapın; ekonomik koşullar, tüketici davranışları ve piyasa şartları bazen sizi istemediğiniz yerlere sürükleyebilir.
Dolayısıyla marka yalnızca kendisine değil, içinde bulunduğu pazara da bakmak zorunda.
Üç görüşün ortak noktasını benim notlarımdan çıkardığım kadarıyla şöyle özetlemek mümkün:
Standart kur. Değişimi takip et. Pazarı oku.
Bunların hepsi doğru.
Fakat paneli dinlerken aklıma başka bir soru geldi:
Peki nasıl?

Belki de Bir Sonraki Panel Buradan Başlamalı
Çünkü bugün Türkiye’de franchise konuşurken cevaplanması gereken çok daha zor sorular var.
Bir marka ne zaman franchise vermeye gerçekten hazırdır?
100 şubeli kötü bir sistem mi, 30 şubeli kârlı ve sürdürülebilir bir sistem mi daha başarılıdır?
Franchise alan yatırımcının beklediği geri dönüş süresi ile markanın vaat ettiği süre ne kadar örtüşüyor?
Lokasyon seçiminde yapılan en büyük hatalar neler?
Bir franchise neden kapanıyor?
Franchise alanla franchise veren arasındaki çatışmalar çoğunlukla nerede başlıyor?
Bir marka 50’nci şubesinden 500’üncü şubesine giderken hangi operasyonel sistemlerini değiştirmek zorunda?
Türkiye’den çıkan bir markanın Almanya’da, İngiltere’de veya Körfez ülkelerinde büyümesini zorlaştıran şey ne?
Yapay zekâ, teslimat platformları, yeni ödeme sistemleri ve değişen tüketici alışkanlıkları franchise ekonomisini nasıl değiştirecek?
Ve belki en önemlisi:
Bugün franchise alan bir yatırımcı gerçekte ne satın alıyor?
Bir tabela mı?
Bilinen bir marka mı?
Hazır müşteri mi?
Yoksa test edilmiş, aktarılabilir ve kârlılığı kanıtlanmış bir sistem mi?
Bence sektör zirvelerinin en büyük fırsatı tam burada.
Herkesin üzerinde uzlaşabileceği doğruları yeniden söylemekten çok, üzerinde henüz uzlaşamadığımız meseleleri aynı masaya yatırmak.
Ödüller Güzel. Peki Neden Kazandılar?
Günün diğer önemli bölümü Franchise Ödülleri’ydi.
Ortaya çıkan tablo Türkiye franchise ekosisteminin ulaştığı ölçeği görmek açısından etkileyiciydi.
Komagene, 4.000’i aşan franchise noktasıyla En Yaygın Franchise Markası ödülünü aldı.
TAB Gıda, En Büyük Franchise Marka Grubu olarak ödüllendirildi.
Bursa Kebap Evi, 13 ülkede 170 franchise’a ulaşmasıyla En Hızlı Gelişen Yerel Değer Franchise Markası ödülünü aldı.
Çiğköftem, 165’in üzerindeki yurt dışı franchise noktasıyla Küresel Franchise Markası ödülünün sahibi oldu.
b-fit’in franchise sistemindeki kadın girişimci ağırlığı En Pozitif Ayrımcı Franchise Markası kategorisinde ödüllendirildi.
Bursa Kebap Evi ayrıca 500’den fazla marka tanıtım çalışmasıyla En Başarılı Franchise Kampanyası ödülünü alırken, Yutomat yapay zekâ destekli modeliyle En Yaratıcı Franchise İş Fikri kategorisinde ödüllendirildi.
TURYAP’ın kurucusu Azmi Zeki Sarıbay adına da bir vefa ödülü takdim edildi.
25 binden fazla oyun kullanıldığı halk oylamasında ise farklı kategorilerde Atasay, Korkmaz, Airby, BİL Eğitim Kurumları, RE/MAX Türkiye, Coffy, Popeyes ve Carwax gibi markalar ödüllendirildi.
Bunların hepsi güzel.
Ama ödülleri dinlerken benim merak ettiğim başka bir şey vardı.
Neden?
Bir marka neden 4.000 noktaya ulaşabildi?
Bursa Kebap Evi 13 ülkeye giderken neyi doğru yaptı?
Çiğköftem’in 165’in üzerinde yurt dışı franchise oluşturabilmesini sağlayan sistem neydi?
b-fit’in kadın girişimciler üzerine kurduğu model nasıl çalışıyor?
Başarılı franchise kampanyası seçilen kampanya neyi diğerlerinden farklı yaptı?
Yaratıcı bulunan iş fikri hangi problemi farklı çözdü?
Ödül alan markaların isimlerini öğrenmek güzel.
Ama onların neden başarılı olduğunu öğrenmek, salondaki girişimciler, yatırımcılar ve yöneticiler için çok daha değerli olabilir.
Belki her ödülün ardından üç dakikalık tek bir soru yeterdi:
“Bunu nasıl yaptınız?”
Bazen bir zirvenin en değerli içeriği uzun bir konuşmadan değil, doğru kişiye sorulmuş doğru bir sorudan çıkabilir.

Başarıyı Kutlamak Yetiyor mu?
Sektör organizasyonlarının doğal olarak bir kutlama tarafı var.
İnsanlar bir araya geliyor.
Markalar görünürlük kazanıyor.
Başarılar ödüllendiriliyor.
Yeni bağlantılar kuruluyor.
Bunda yanlış bir şey yok.
Hatta bunların yapılması gerekiyor.
Fakat yalnızca başarıların konuşulduğu bir sektör toplantısında önemli bir parça eksik kalıyor.
Başarısızlıklar.
Türkiye’de kaç franchise noktası açılıyor?
Kaçı birkaç yıl sonra kapanıyor?
En sık yapılan yatırım hataları neler?
Franchise alanların markalarla yaşadığı temel problemler ne?
Yanlış lokasyonun maliyeti nedir?
Hangi sektörlerde doygunluk oluşuyor?
Bir franchise yatırımcısı sözleşme imzalamadan önce hangi rakamları mutlaka görmeli?
Markalar neden franchise sistemlerinden çıkıyor?
Bir franchise şubesi kapandığında sorun yatırımcıda mı, lokasyonda mı, sistemde mi yoksa markanın kendisinde mi?
Bunları konuşmak sektörün itibarını azaltmaz.
Tam tersine artırır.
Çünkü güçlü ekosistemler yalnızca başarı hikâyelerini anlatabilen değil, başarısızlıklarının nedenlerini de konuşabilen ekosistemlerdir.
Salonda Eksik Olan Bir Ses Daha Vardı
Gençler.
Franchise dünyası doğal olarak yatırımcılar, marka sahipleri ve yöneticiler üzerinden ilerliyor.
Fakat önümüzdeki 10-20 yılın tüketicileri, çalışanları, girişimcileri ve belki de franchise yatırımcıları bugün başka bir dünyada büyüyor.
Onların marka sadakati farklı.
Çalışma beklentileri farklı.
Teknoloji kullanımları farklı.
Girişimcilik anlayışları farklı.
Belki bir sonraki franchise zirvesinde 20’li yaşlarında girişimcilerin olduğu bir masa kurulmalı.
Belki üniversite öğrencileri markalara soru sormalı.
Belki genç girişimciler yeni franchise modellerini tartışmalı.
Belki “2035’in franchise modeli nasıl olacak?” diye bir oturum yapılmalı.
Hatta yalnızca binlerce noktaya ulaşmış başarılı markaların değil, henüz 5, 10 veya 20 şubesi olan ama farklı bir iş modeli deneyen girişimlerin de sahneye çıkabileceği bir alan yaratılmalı.
Çünkü sektörün geleceğini konuşmak istiyorsak, gelecekte o sektörü yönetecek insanların da odada olması gerekiyor.
Yeni İş Modellerini de Konuşmalıyız
Franchise sistemi yıllardır temel olarak aynı mantığa dayanıyor.
Bir marka bir sistem kuruyor.
Sistemi belirli standartlara bağlıyor.
Yatırımcı markanın ismini ve iş modelini kullanarak işletmesini açıyor.
Fakat iş dünyasının geri kalanı aynı hızla yerinde durmuyor.
Dark store’lar hayatımıza girdi.
Teslimat platformları müşteriyle marka arasına yerleşti.
Bulut mutfaklar fiziksel restoran kavramını değiştirdi.
Yapay zekâ talep tahmininden müşteri hizmetlerine kadar operasyonun içine girmeye başladı.
E-ticaret fiziksel mağazanın coğrafi sınırlarını ortadan kaldırdı.
Yeni nesil tüketici bazı markalarla mağazadan önce telefon ekranında tanışıyor.
Böyle bir dünyada franchise sisteminin kendisinin de değişmemesi mümkün mü?
Belki geleceğin franchise yatırımcısı 200 metrekarelik bir mağaza açmayacak.
Belki daha küçük formatlara yatırım yapacak.
Belki birden fazla markayı aynı operasyon içerisinde yönetecek.
Belki teknoloji, fiziksel lokasyondan daha önemli bir rekabet avantajına dönüşecek.
Bunların hangisinin gerçekleşeceğini bugün bilmiyoruz.
Ama tam da bu yüzden bunları konuşmamız gerekiyor.
Çünkü bir sektör zirvesinin görevi yalnızca bugünün başarılı modellerini ödüllendirmek değil, yarının başarılı modelinin ne olabileceğini tartışmak da olmalı.

Zirveler Birbirimizi Onayladığımız Yerler Olmamalı
Etkinlikten ayrılırken düşündüğüm şey buydu.
UFRAD’ın 35 yıllık bir geçmiş oluşturması değerli.
Türkiye’den binlerce noktaya ulaşmış franchise sistemlerinin çıkması değerli.
Markalarımızın onlarca ülkeye açılması daha da değerli.
Bunları kutlamalıyız.
Ama 35 yıllık bir birikimin oluşturduğu platformun bundan daha fazlasını yapabilecek gücü olduğuna inanıyorum.
Birbirimizi tebrik ettiğimiz kadar birbirimize zor sorular sorabiliriz.
Başarılarımız kadar hatalarımızı konuşabiliriz.
Bugünün yöneticileri kadar yarının girişimcilerini dinleyebiliriz.
Ödül verdiğimiz markaların yalnızca isimlerini değil, başarılarının arkasındaki sistemi anlatabiliriz.
Tek bir panel yerine farklı masalarda yatırımcıyı, franchise vereni, genç girişimciyi, akademisyeni, teknoloji şirketlerini ve hatta başarısız olmuş franchise deneyimlerini yan yana getirebiliriz.
Ve belki herkesin zaten bildiği doğruları tekrar etmek yerine, cevabını henüz bilmediğimiz soruları tartışabiliriz.
Çünkü iyi bir zirve, salondaki insanların bildiklerini tekrar ettiği yer değildir.
Salondan çıkarken yanlarında daha önce düşünmedikleri bir soru götürdükleri yerdir.
Ben UFRAD’ın 35. yılından birkaç güzel notla ayrıldım.
Ama daha önemlisi, birkaç soruyla ayrıldım.
Belki bir sonraki zirvenin başlangıç noktası da tam olarak o sorular olabilir.
Benzer yazıları buradan okuyabilirsiniz.





